15 Eylül 2011 Perşembe

Yazmak yürek işi imiş meğer

Bir gün bir arkadaşımla "dua" etmekten, duaların kabul olmayışından,duamızın tersiyle karşılaştığımızdaki isyana ve gaflete düşmekten bahsediyorduk. Hiç yaşadınız mı bilmiyorum ama uzun süre konuşmadığınız ama dua bağını koparmadığınız birinden bu uzun süre sonra ellerinizden kayıp gitmiş olduğunuzun farkına vardığınızdaki tepkiniz ne olmuştur? Sizin duaya olan teslimiyetiniz ne hale gelmiştir? Ve bağları kopardığınız o an. Uzun bir süre isyan etmediğinizi varsaymak. Ama sonra bir gün ya da gece farketmek, uçurumun kenarında gölgenizin silüetini izlemekte olduğunuzu, ve uçurum kenarında o ince çizginin size bir hiç geldiğini. İçinizdeki çocuk hala biraz yaşıyorsa o an bile yükseklik korkunuz olduğu için başınızın dönmesiyle dalga geçersiniz. O uçurum kenarında gülersiniz. O ölüm ve hayat arasında "Dua" nasıl bir araç olur? Bu sorumu erkek kardeşimle paylaştım bana, "Uçurum kenarına gelmeden kanatlanamazsın" dedi?!! Bu alıntıyı bir çok yönden ele alabiliriz ama asıl değinmek istediğim konu bu değil tabi. O "dua" konusunu konuştuğum arkadaşım bana uzun zamandır farketmediğim bir bakış açısı sundu, saolsun. Dua etmek bile Allah'tan geliyormuş, yani dua etmek de lütuf işi. Her yürek aşka gelmez, dua'ya gelmezmiş. Tıpkı uzun zamandır yazamadığımı farketmem gibi, elim varmıyor kaleme kağıda,bu tuşlara basıyorsam bir başlangıç mı? Yok değil,tiksinerek yazıyorum sanki, garip. Yürek bu aralar ne yazmaktan ne de dua'dan yana.Yunus Emre'nin çok sevdiğim bir duası vardı, "Allah'ım ben beni bıraktığımda, sen beni bırakma!". Benim dua'm bu durumda, "Rabb'im ben beni bıraktım, sen beni bırakma!" O Rahman ve Rahim olan, onu bırakanı bırakmaz, algılamakta zorluk çektiğim o hikmet kapılarını gaflete düşmüş kuluna açar mı bilemem. Bilmem ki, "Her gecenin bir neharı varmış". Öyle mi gerçekten?!!

Alireza Ghorbani'yi çok sevdiğim biri tanıttı bana, Farsça dinlemeyi sevenler varsa, ve benim gibi Doğu'da aşk başkadır diyenler için, ha bir de sevmesini bilenlere! 
 Parçaya ait sözlerin türkçesini de ekledim, iyi dinlemeler:)

Ey vefasız benim kalbimin sırrını anla
Suskunluğumdan, sustuğumdan dolayı duymazdan gelme
Ey tanıdık, gönül gözünle gör
Halıma bak
Yüreğimin sazına acısına bak, görmezden gelme
Bu gece başucumdayken, kederlerimi gideriyorken
Gölgeni başımdan eksik etme sabaha kadar
Ey gözyaşlarım, akma ve hicap, perde olma ıslak gözlerim için
Onu göreceğim zaman gözümün yolunu kesme
Şefkatten başka bir suçu yok deli gönlümün
Allah bilir sığınaksızlıktan başka sığınağı olmayan fırtına kuşu gibi olmuş gönlüm
Allah biliyor
Ben her çölde acıyla gözyaşını döken yaban bir bulutum
Umutsuz gönlümün bu coşmuş gözyaşlarımdan başka bir şahidi yok, Allah bilir
Ey vefasız benim kalbimin sırrını anla
Suskunluğumdan, sustuğumdan dolayı duymazdan gelme
Ey tanıdık, gönül gözünle gör
Halıma bak
Yüreğimin sazına acısına bak, görmezden gelme....


19 Ağustos 2011 Cuma

Kelebeğe Bir Öpücük...

      "Ah küçüğüm parmağımı ısırdı, abla ne yazık ne yazık, gözlerinden yaşlar akar pembe yanaklarına, bulutlarda öyledir dökerler pembe kırmızı güller üstüne, parmağına bir öpücük bir öpücük kelebeğim. Bir öpücük kelebeğim..." 10 yaşındaki minik bir kız çocuğunun daha da minik olan erkek kardeşi için yazdığı bu dizeleri görünce ne kadar sevimli, ve ne kadar masum geldi o zamanki "Ben" bana. Kocaman bir kağıda "Kelebeğe Bir Öpücük" başlığı altında sıralanmış bir çoğunun üzeri karalanmış,sonra düzeltilmiş gurbetçi çocuğu dilbilgisi ile aldı başını gidiyor hatalarıyla yazılmış dizeler. Yakında evlenecek olan kızkardeşim sayesinde tekrardan gün yüzüne çıkan fotoğraflar,yazılar ve benim yine onun sayesinde yaklaşık bir senedir önemini,anlamını ne bilim her bir yanını sorguladığım bir kelime: Sevgi!
    Asya'nın "Al Yazmalım"daki içmonoloğu geldi aklıma, klasik ama evet tam bir klasik, hatırlayalım, "Sevgi neydi? Sevgi insan eliydi, sevgi iyilikti, sevgi emekti". Kızkardeşim yani "Küçüğüm", bana hayatım boyunca unutamayacağım bir ders verdi...sshh kendi farkında değil,aramızda kalacak sevgili uzaklarımdakiler. Aslında o daha çok alacağım dersin startını verdi. Genelde ben göçebe kimliğimi o kadar özümsemiş bir yaratığım ki, insanlarla ilişkilerime de bu aksetmiştir. Geçen seneye kadar pek kimse buna meydan okumadı ya da daha çok ben insanların meydan okumalarını pek önemsemedim, sanırım ikincisi daha dürüstçe öne sürülmüş bir sebeb. İşte ikincisi Salzburg'daki bir kaç kişinin bana rahatsızlık verecek şekilde üzerime üzerime gelmeleri ile benim, "Ya kusura bakmayın bu benim fıtratım" diye cevap vermelerim sonucu kafamın bulanmaya başlaması. Çok arkadaşım,dostum,sevenim,sevdiklerim var ama bir yerde bir sorun vardı, unutmuşum "sevgi" tam olarak neydi Zoraida? Kardeşim sevdiğini söylediği gün geliyor aklıma, "Güçlü bir kadın değilsin henüz. Sevgi, zayıflığından dolayı senin için bir kaçış" gibi laflar etmiştim. Hatta abartıp, "Ya neden bu kadar büyütüyorsun, kendini geliştirmek daha önemli değil mi? Sevgi iki hormon salgısı sonucu hissettiğin bir şeyler işte, mantığını kullan sevdiğin adamı al ve kenara koy, ve yoluna devam et. Bu kadar basit". 2,5 sene önce Beylikdüzü'ndeki Görgülü Pastanesi'nde söylenen kocaman laflar!Karşımdakinin ne kadar naif olduğunu düşünürken zavallı ben asıl naif olan kimmiş acaba? Kendimi bir kaç feminist sürtüğün (çok afedersiniz, ama öyleler:) akademik dünyasında dalış yapıyorum diye çok bir akademik, entellektüel, kalburüstü, avant garde felan sanıyor olmalıydım. Yaşasın özgürlük diye sütyen yakmalara kadar giden naif bir düşünce spazmı. Sevgi bana göre işte karşılıklı alış veriş gibiydi, "walla işine gelirse abla" gibi yani. Kapitalist toplumsal düzenin Sevgi'yi içindeki zihniyetiyle homojenize etmeye çalışması, "al gülüm ver gülüm mode"! Sevgi televizyon ekranlarından Somali'de açlıktan ölmekte olan çocuklar için ahh vahh ederken önümüzdeki 4-5 çeşit yemeğin bulunduğu sofraları silip süpürmek,ve "Vay beah, bugün bir oruç daha atlattık" demek kadar gülünç. Sevgi annemin bugün odaya girip ütü masasının üstüne şöyle bir vurup, "İşte alemin kızı bilmem nerenin villalarındaki ailenin oğluyla evlenecek! Siz ne buldunuz?!!". İşte sevgi denen şey, karşılıklı olmalıydı, seviyorsam zengin olmalısın, seviyorsam sen de beni sevmelisin hem de ölümüne, seviyorsam dediklerimi yapmalısın. Anne ve baba sevgisi şöyle bir hal almış, "Istediğimle evlen,istediğimi sev çünkü ben senin iyiliğini istiyorum, ve seni neyin mutlu edeceğini biliyorum". Yani nasıl bir sevgi uğruna bir şeyler,hayatlar,kişilikler,benlikler,yürekler feda ediliyor? Suriye'de kan döken Beşşar Esed'de sevgi kurbanı aslına bakarsanız, "Koltuğumu seviyorum" yok hatta "Halkımı öyle seviyorum ki, onların ne istediklerini ancak ben bilirim, o yüzden bana saygı duymalılar!".
    Valla ne Esed ne o anne-babalar Sevgi'yi temsil ediyor, kim ediyormuş biliyor musunuz? Hani şu 10 yaşındaki küçük kız çocuğu var ya "Kelebeğe Bir Öpücük" mısralarını 2 yaşındaki minicik erkek kardeşinin okuyamıyacağını bile bile yarım yamalak türkçesiyle bembeyaz kağıda Sevgi ile ilmik ilmik döşeyen, işte O. Bir de ablasının sözde mantıkçı,entellektüel, aman da ne bilge sözlerine karşı sevgisine sahip çıkan "Küçüğüm", Kız kardeşim... vesselam....
İzmir/Karabağlar'da Charlie'nin Melekleri (teyzemin eşi bize öyle seslenirdi:) 
Ben kızkardeşimi burda güldürmeye çalışıyormuşum, sizce öylemi?!


oohh, yaramazlık yaparken yakalandık!!!!

Bu kareye hastayım, bebek benim arkamdaki teyze kim????

11 Ağustos 2011 Perşembe

Antepliyik Eğaaammmmm...

   Şindi Rafık, hem remazan hemi de oruçluyuk emmaa hala Meamet aağğaa yoruummm yazasımm geliiiiiiyy. Kele bacım naader yazicim bilmim emmaa yeeenn ganım gaynadı bööön bloguma....Hasılı, efenim masanın diğer ucunda kızkardeşimin kınası için davet listesi hazırlayan annemden uçuşan isimler, "Hüsne, Emine...". Tabii benim klasik taze jenerasyon tepkilerim de uçuşanlar arasında, "Nerden bilcem anneeööö, kimi tanıyorum ben yaaahhhhh ??!!". Maalesef akrabalardan pek içli dışlı olduğum yok, ama isimler ilginç olduğu için hatırladıklarım var her daim. Onlarla karşılaşınca bana yöneltilen ilk soru, "Beni taniymising, heç gelmisingiz hardan bilicing tehhooo!". Ama işte o ilginç isimler dedim ya, onlar sağolsun aklımda kalanlar oluyor az çok. Mesela, Doktor Mehmet amca var, kendisi doktor değil ama bizim Nizip civarında nerde o zamanlar (70'lere refer ediyoruz tabii) sayısına bereket el altında doktor bulundurma ihtimali! Dahası ilaç firmaları şimdiki gibi gelişmiş ve yaygın değildi, böylece insanlar enjeksiyon olayına bağımlı hale gelmişler., ve Doktor Mehmet amca elinde iğnesiyle çocukları sağlığına kavuşturan toprak tenli, "Adiya, bağ hele acitmiyicik haaa,marağ etme sen" diyen bir kahraman.  Aslına bakarsanız bu belkide benim klasik o zamanki alamancı perspektifim. Ama Türkiye deyince aklıma hep iğne batıran işte bu amcalar geliyor, bir yaz tatilinde 30-40 iğne yemek mesela, ııgh unutulmaz anılar sevgili ülkem??!!! Burada dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir konu, bizdeki bu insanları gerçek isimleriyle değilde daha profesyonel olduğuna kanaat getirdiğim "fonksiyonel sıfatlar" (sallamasyon bir kalıp,nasıl ama:).Mesela, "Gıliff" amca, ben yıllarca bu amcayı böyle tanıdım,gerçek ismini inanırmısınız öğreneli 1-2 yıl oldu, sanırım o aralar bu amcayı daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Gıliff bizim akrabalar arasında farklı bir kişilik, mesela güzel türkçe kullanmak için elinden geldiğince çabalar, sonra hanımlara karşı bizimkilerden normalde beklenmeyen bir nezaket timsalidir efenim kendileri. İşte bir gün babama adının sebebini sordum, meğerse aslında "Gıliff" değilde "Cliff"miş, babamlar gençken heyecanla izledikleri Dallas dizisinde bir karakterin ismi imiş. Şimdi Cliff ile bu amcanın (gerçek ismini öğrenmiş olduğum halde yine unuttum yahuu) ortak bir huyu varmış, yukardan atmak gibi, o yüzden bu ismi insanlara belletmişler, insanlar da baya baya bellemişler. Birşey var ama birşey, akrabalarla karşılaşınca hep içim acır, akraba, yani kandaş oluyoruz sanırım, fakat ne kadar uzağım onlardan,hayatlarından. İçim acıyor çünkü büyüdükçe sınıfsal ayrımlara kurban gitti ilişkilerimiz. bir on yıl öncesine kadar akraba kızlarıyla gecekondu mahallesindeki evlerinin damında muhabbet ederdik. Havadan,sudan ama muhabbet işte. Sonra yıllar geçtikçe, biz bizden geçtik, uzaklaştık. Birbirimizi görünce, "Şey merhaba, nasılsınız?"ın ötesinde bir iletişimimiz olmamaya başladı. Beynimiz, vizyonumuz kısırlaştıkça birbirimizle olan ilişkiler de kurban gitti maalesef....
Nar ekşili çoban salatası, kavrulan bir memlekette olduğumuz için üzerine buz ilave ediyoruz

Ooo, Meyan şerbeti, içmeyen varsa acilen denemeli!!

Bizim evin Ramazan için vazgeçilmezi, cevizli hurma
   Neyse, konu uzamasın, malumunuz Antep topraklarındayım, böyle kalbim Antep Antep atıyor, hatıralar depreşiyor gibi gibi. Lisede yatılı kalırken, sözde kolejli tipleriz ama züğürtlük diz boyu sanayiden çiğköfte isterdik, dürümde çiğköfte!!!Yanındaki ayranı kapalı alırdık tabii, ama nasıl kapalı?!Şöyle ki, efenim şu bildiğiniz Erikli su şişeleri var ya, işte onların için çiğköfteci amcanın kendi elleriyle yaptığı ayran, hem de ne ayran:)...Soru şu, "Bu kadar şişeyi nerden buluyordu? ve "O şişelerden önceden birileri içmiş olduğu kesin iken bizler nasıl oldu da hasta olmadık? Aramızda espiri yapıyorduk, "La var ya, bu adam bizim sayemizde altına Mercedes çeker haaa!!" Çünkü öyle bir iki kişi almıyorduk dürüm&ayranı, bir alışta 30 taneye varıyordu sayısı. Sonra eeehh malum antepliyik, fırına yemek göndermek adettendir, marketten domates,soğan,patates alıp fırına veriyorduk, sonra yanına da "açık ekmek" yahut "tırnaklı" (sizin için kısaca "lavaş" diyeyim de anlaşılır olsun:) öfff işte o zaman "Antepliyik Allahın adamıyık" diye 'gıran geçirirsin' bacım. Gerçi bakmayın öyle milliyetçilik yaptığıma, benim bir memleketim yok henüz, sadece bir yere ait olma çabalarımdan biridir bu yazmalarım vesselam...   

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Seyredipte Seyrangaha Gelirken...Ramazan-ı Şerif Mubarek olsun Can!

    Evet herkesin Ramazan-ı Şerif'i mübarek olsun, inşallah nice nice hayırlara vesile olsun! Bu sene Ramazan benim için çok yorucu geçiyor, tabii ki sıcaklık ayrı bir tartışma konusu, malumunuz Suriye'den gelen hem siyasi hem de iklimsel sıcak hava basıncı Gaziantep'imizi kavuruyor. Bu memleketi çoğu zaman seviyorum, hatta biraz ayrımcılık ve ırkçılık kokabilir ama benim geçenlerde kardeşime söylediğim gibi, "Elhamdülillah Müslümanık, Elhamdülillah Doğu'luyuk".  Coğrafya kitaplarında bizim memleket her ne kadar GüneyDoğu bölgesi olarak belirlenip Doğu'dan koparılmış olsa da bizler bunu asla özümsemedik. Nereye gidersek gidelim, "Antepliyim" dediğimde karşımdakinin cevabı, "Tehooo, de hemşeriyiz, biz de Malatya'lıyız" olduğunda yanımdaki, "Eh ama orası Doğu sizinki Güney Doğu" derse de biz biribirimizi anlarız. Salzburg gibi yemyeşil, tabir-i caizse "very much refined" sosyolojik yapısı olan bir memleketten sonra, çorak, güneşin aman vermeyen sıcaklığı, doğallığın had safhada olduğu ve her yerin toprak tenli insanlarla dolup taştığı Antep sanırım bana ait olduğunu hissettiğim bir yermiş "gibi" geldi. Gerçi ilginç bir durum söz konusu, şimdi efenim bizler aslen Barak'lıyız, bu Horasan'dan göçmüş ve iskan faaliyetleri ile cebren ve hile ile göçebe hayatından koparılıp yerleşik hayata zorlanmış bir topluluk idik. Artık kültürümüz sadece Ezo Gelin hikayelerinde, Kul Mustafa'larda, Dedemoğlu'nda, Barak Havalarında, Mırra'da, Dövmelerimizin çizgilerinde, Oda'larda tıkılıp kaldı. Neyse bu konuyu ilerki bir yazıma ertlemek istiyorum, çünkü bir kaç cümle ile anlatılmaz bir kültürdür Barak. Göçebelik bu Barak'lı kızın kanına o kadar işlemiş ki, Salzburg'dan geldiğimden beri yerimde duramıyorum, yok aslında kimse beni rahat bırakmıyor. Hatta valizimi hep hazır tutuyorum, bir haftada Ankara-Gaziantep-İstanbul arasında mekik dokudum. Dün sabah İstanbul'dan döndüm, ve bugün tekrardan bir başka yolculuk için uygun bilet arıyordum. Borderline Personality Disorder belirtileri göstermek üzereyim sanırsam:) İlginçtir planlarım da hep "gitmek" adına, aslında kaçtığım birşeyler var ama ne demiş o bizim Atalar, "Sırrını söyleme dostuna o da söyler dostuna". O yüzden içime fısıldıyorum sadece usul usul, kimse duymadı, duymasın, duymayacak!!! Ben böyle yolculuk yaparken yoruluyorum ama Kutlu Ramazan ayı, Elhamdülillah orucum eh bir de yolcunun duası kabul olur demiş ya Yaradan, bol bol dua ediyorum inşallah tüm sevdiklerime. Yalnız bir üzüntümü paylaşmak istiyorum, Ramazan Ayı'nın etrafımızı daha çok inceleme, sorgulama,nefisimizle muhasebe etme ayı olması hasebiyle dikkatimi çeken bir durumdan bahsetmek isterim başınızı ağrıtmadan. Acaba Ramazan adına kurulmuş olan o abartılı sofralarımızda çok afedersiniz tıkınırken kaçımız Somali'yi hatırlıyor? Dün ailecek bir davette idik, yemekten sonra çaylarımızı yudumlarken, birden TV'de Somali'deki insanların görüntüleri odadaki havaya bir durgunluk kattı. Herkesin yüzünde bir acıma ifadesi, "Ayy yazık"lar, kanal başka habere geçti ve ne o üzüntülü yüz ifadeleri ne de o durgun hava kalmadı. Ramazan'da açları anlamak için oruç tutan biz "sözde" (Allah affetsin)  müslümanlar, sevabı belirtilmeyecek kadar güzel olan orucu tutmuyoruz da sadece acaba merkepler gibi akşama kadar aç mı oturuyoruz?Inşallah öyle değildir, ama etrafımda sadece ama sadece oruç tutan, yani şu güzelim ayda en azından Namaz'a "Merhaba" demek, Kuran-ı Kerim'le hemdem olmak, aç yatıp kalkan birileri için sadece ah vah etmek değilde onlar için birşeyler yapmak. Birden imam'a bağladım kusura bakmayın, ama konu bende bu akşam iftarda şahit olduğum bir durumdan ötürü. Evde etli yemek pişer bizde daima, ben ve kardeşim eti de etli yemeği de nerdeyse hiç yemeyiz. Yemek tabağımızda hep köşelerde birikmiş et parçaları vardır, hasılı, yine aynı muhabbet 'tabakta birikmiş etler'. Ordan babam, "Somali de ne ekmeği ne suyu olan insanlar var" dedi, şimdi bu cümleyi şöyle algılayabiliriz, "şükret" ama bence problemli bir felsefe. Ben mideyi anasını satayım doldurayım, "Elhamdülillah Ya Rabbi, yiyemeyenler var, onları bak saygıyla anıyoruz" demek gibi geldi. Neyse dostlar, herşeyi eleştirmenin varlığımıza katkısı olduğu kadar zararı olduğunu bildiğim için burda sözü kesip "sükunet" diyorum....Sizlerle tatilimden manzaralar sunmak isterim tabii. Buyrun bakalım...     



Babalar tayfası bağda organik yaşamla ilgilenirken.

Ankara-Kızılay'dan bir kare

AŞTİ'de ilginç bir uyarı levhası

Sultanahmet'te sokak tiyatrosu

Yine Sultanahmet

26 Temmuz 2011 Salı

Sen Yağmura Teslim Olurken Sırtımı Döndüm Sana Ey Şehir!

Iskender Pala'dan "Şah & Sultan"ı okurken Selimi'den şu satırlar uzun süredir beynimin kıvrımları arasından bana bazen usulca fısıldıyor bazen de çığırtkan bir edayla uykularımın canını okuyor:

Ey Kader!Canımı sevgili uğruna feda edesiye kadar işimi rast getir.
Ey Kaza!Ya sen, daha ne zamana kadar işimi bozacaksın?!

Bu satırların etkisinden kurtulmak için kendimi Salzburg sokaklarına bıraktım, sorularımı, sorgulamalarımı ve karmaşıklığımı kimselerin uğramayacağı bir çöplüğe ya da öylesine bir sokak aralığına kimseler görmeden bırakıp kaçacaktım. Nasıl bir şehir bana böylesine meydan okur diye her sokak adlarının kenarlarına hayal kırıklıklarımı iliştirdim. Yüreğimdeki Istanbul vefalı bir sevgili gibi hep yaralarıma merhem olma çabasındayken, bu şehir aksine onları deşiyordu. Gerçi yaralarımı sorgulamadı İstanbul, o hep sadece iyileştirme çabasıyla beni sebeblerden uzaklaştırıyordu, ve ben hiç sormadım açılan yaraların sebebi hikmetini. Aitsizliğin, göçebeliğin, zayıflığın ve çaresizliğin ne demek olduğunu bana gerçekte Salzburg öğretti. Tarih nasıl ki toprağı metaforik olarak kadına (bedenine) benzeştirir şehirlerde elbette öyledir, hepsi birer kadın ve hepsi benim kadınlığıma bir parça ekleyecek dost mahiyetindedirler. Bazen şehirler canını yakar, ne de olsa kadın imgesi ile hemhal olmuş bu toprak parçaları doğumlarından itibaren temsil ettikleri cinsiyete dönüşürler. Kadındaki biyolojik döngüden dolayı meydana gelen iniş çıkışlar bu şehirlere aksetmiştir, ve sokaklarında gezindiğim o süreçte farkettim ki artık şehirle ben bir beden olmuşuz. Istanbul güçlü kadın yanımı temsil ederken, Salzburg her defasında zayıflığımı yüzüme çarpıyordu. Bu şehirde bir seneyi doldurmadım ama o kadar çok paylaşımım oldu ki onunla, ondan kaçma planlarımı yaparken içimden bir ses beni hain olmakla nitelendirip duruyordu.

En çok sevginin ne demek olduğunu öğrendim, ardımda bıraktığım herkes,herşey ve bir şehir. Sevginin özlemle aynı kazanda kaynadığında nasıl kutsal bir iksire dönüştüğüne şahit oldum. Büyüdüm sanırım ben bu şehirde, ve kadınlığımın arka sokaklarına gizlenmiş yönlerim benimle yüz yüze gelme cesaretini gösterdi en nihayetinde. Istanbul saflığın, toyluğun, sınır tanımaz, hırslı, kapitalist, idealist bir kızın çoşkun nehriyken, Salzburg olgunluğun, mağrur duruşun, sadakatin, anneliğin, iffetin, teslimiyetin ve kadınlığın durgun bir denizi imiş. Ryszard Kapuscinski'nin "crossing the borders" (ya da bence "crossing the iron curtain") fetişizmi ile gelen ve her aştığı sınırla kendine ve bizlere yönlendirdiği sorularla mutlak doğrular dünyamızı sarsarak yüreğimizdeki, ruhumuzdaki yaralarla yüzleşmeyi sağlayan olgunlaşma evresi, bir anlamda sınırlar aşarak patlak veren içimizdeki kutsal devrim, bende de etkilerini göstermeye başladı. İşte Yavuz Selim'in satırları arasında gizlenmiş olan o meydan okuyuş, isyan sınırlarına selam çakma, o sevgiye ve sevgiliye teslimiyet gücü kudreti gariptir benliğimle hesaplaşmalara sebeb oldu. Neyi amaçlamıştım ben bu zaten kısacık olan hayatımda ve neler başarmıştım? Sevgi, etrafımdaki insanların hep para, haz, nefsani duygular,dünya, hırs, gereksiz buhranlara, savaşlara,kavgalara feda edilmişti. Kimse sevgi ile başlayan, ve sevgi ile yoğrulmuş dahası sevgi ile "Ol" denmiş ve olmuşluğun,varlığın başlangıcını hatırlamıyor ya da hatırlamak istemezcesine yerine en gereksiz duyguları bile tercih ediyordu ya, neden?
   Bir arkadaşımla hasret giderirken konu dönüp dolaşıp hayat adına hedeflerimize, ideallerimize gelmişti, ben projelerimi anlatırken birden ne kadar naif hissettim kendimi, ve ne kadar komiktik aslında. Biz minik insanlar, her zaman cahil, her zaman küçük hesapların peşinde sözde bilgeler. Yoo hayır sayın seyirciler biz naif olamazdık okumuştuk raflar dolusu kitaplar, ve en önemlisi biz Karkamış'taki Döne ya da Cizre'deki Kania gibi bakmıyorduk hayata,topluma, insanlığa! Kant'ı, Foucault'yu ya da Sartre'yi bilmezlerdi belki ama bilmek ne demektir ki aslında? Bir gün çok uzaklarda olan bir arkadaşımı ziyarete gittiğim sırada evindeki kütüphanesini incelerken bir kitap geçti elime, Mustafa Ulusoy'un "Nietzche ve Babaannem"i, kitaptan ufak bir alıntıyı buraya iliklemek gerekirse:
      NİETZSCHE bir felsefeciydi. Üniversiteden ayrılmış bir profesördü. Babaannem ise yalnızca bu gezegende yaşayan bir insandı. İlla ki bir etiket vermek gerekirse, ev hanımıydı. Babaannem okuma yazma bilmezdi. Hayatında hiç okul yüzü görmemişti. Nietzsche üniversitede ders verirdi. Bir düzine kitap yazmıştı. Nietzsche çok tanınmış biriydi. Bütün Avrupa ondan hayranlıkla bahsederdi. Babaannem ise yalnızca oturduğu köyünde tanındı. Kocası ölünce babamın evine taşındı. Bir bahçeye açılan odasında yıllarca yaşadı. Mahallede kendisini tanıyan sayılı insan dışında bir ünü, şöhreti yoktu.
Kitabı okumaya başladığım anda beynimden değilde aksine yüreğimden beynime giden bir akım hissettim, kafamdaki idoller ve idealler uzak bir diyarın balçıklı gölüne karıştı, ayakları çıplak olmasına rağmen gülümseyen ve sınır tanımadan seven insanlar, hatta hatta karnı açken karnını sevgiyle doyuran. Karnına taş bağlayan ve bir kere bile şikayet ettiği işitilmemiş olan Ey Sevgili senin karnın ne ile doyardı! Yanına gelen sahabe, "Ya Resulallah, açım" deyip midesini bastıran taşı gösterdiğinde, O kendi kuşağını çözmüş ve yere iki tane taş düştüğünde yanına gelen sahabe bir kelime dahi etmeden yanından ayrılmıştı ya!Peki ya biz "insancıklar"....???......Ve sen yağmura teslim olurken sırtımı döndüm sana Ey Şehir!

3 Temmuz 2011 Pazar

Salzburg'a ara verirken

     Bir süredir yine yazmalara ara verdik sanırım ey ahali! Ama bahanem var,hatta bahanelerim var. Öncelikle yapmam gereken bir ödevim var. Ordan duyuyorum, "Bir ödev mi? Şükürsüz!". Hatta bu diyenleri daha da gaza getirecek diğer bir durum şöyleki, ödevim yirmibeş sayfalık bir ödev. Ve sesler yükselir, "Ayıp hoca yaaa,utan utan söylerken yüzün kızarsın,yerin dibine gir!". Ama eğer bu ödev Philosophy of Science ya da nam-ı diğer Theori Wissenschaft gibi bir konunun özeti ise verenin atasından başlayıp babamın tabiriyle "sinemaya götürmek lazım". Babamın küfretmemek için bulduğu çözümsel teknikler, ama tabii kelimelerin anlamlarından ziyade hangi bağlamda kullandığını biliyorsanız küfretmemiş olması tamamen servis dışı kalıyor nacizane Ben'e göre. Ama şuan bunu tartışmak yersiz,yurtsuz, kapısız,kulpsuz...siz,suzzzzz. Gelelim sinemaya götürülesice Philosophy of Science adındaki kitaba. Yazarını hayal ediyorum, akademisyen(tabii ki yoksa o saçmalıkları kim yazar),Nietzsche'nin yaltakçısı, banyo yapmıyor tuvaleti gerekli olmadıkça kullanmıyor (odanın köşesi ne güne duruyor?), "neden" sorusunu sormanın ve "Tanrı ölmüştür" demenin übermenschlich yani superhuman olmak olduğuna inanan ama, fakat, lakin, ne yazık ki, Nemrut'un sivrisineğe yenilmesi kadar ironik bir trajedinin popüler ürünü olma ayrıcalığına sahip bir gariban, oturduğu sandalyenin yerini değiştirdiğinde dünyaya barış getirebilceğine inanacak kadar değişim öncüsü, Nuh'un gemisi giderken arkadan onurlu bir gülümsemeyle başı dik sulara gömülen Beşer! Yazarımızı sulara gömerken gelelim sonraki gelişmelere, işte ben böyle ödevim,yazarım,kitabım hakkında hikayeler kurarken bir misafirim çıkageldi. Sonra birden,evet evet birden etrafımda birden ilgilenmem gereken insan silüetleri belirmeye başladı, ilk etapta gerçek olmadıklarını,halüsinasyon olduklarını varsaydım...meğerse aksi bir durum söz konusuymuş. Şu lanet Feminism'in biz kadınlara yüzyılı aşkındır aşılamaya çalıştığı "güçlü kadın profili" var ya, beddua edesim geliyor bazen Simone de Beauvoir'lara, Kate Millet'lara ve bunların binlerce fabrikasyon ürün versiyonlarına, yok yani Rousseau gibileri de lanetlik.
      İşte tam 72 saat önce sinir hücreleri destruction için climax point'a yaklaşırken üzerime ceketimi bile almadan valize son anda birşeyler tıkıp,hatta tıkarken kendimi"planlarım, planlarım,oooppss hayatım, nereye nereye" diye söylenirken Belçika'ya giden bir tren koltuğunda buldum. Etrafımdaki insanlar beni o kadar yormuş ki, bu uzun mu uzun tren yolculuğu gözümde bir hiç gibi geldi. Olayı daha da öteye götürmeyi planlamıştım, bir günü birlik İsveç fena olmaz dedim ama, sanırım beyninin parçalarını Salzach'a düşürmüş olan bu kızı Belçika'daki dostlardan başka kimse anlayamaz (uzaklarımdaki diğerleri kırılmayınız, çünkü jet lag dinlemeyen bir yüreğim var benim...bir dakka yüreğim buralarda bir yerlerde olmalıydı??!!). Antwerpen, işte bu sene nefes almamı sağlayan tek mekan, "topluma karışmak" adındaki kelime topluluğunu tam da Türk Dil Kurumundaki anlamını benim için karşılayan yer! Burda bir "Sevgi Cumhuriyeti" var sıcacık, Kuzeyin soğuklarına rağmen. Havada uçuşan güzel sözcükler var etrafımda, bir kaçını yakalayıp cebime atıp geri döncem bir kaç güne, sanırım bir süre onlarla idare edebilirim.
    
    Ve ben bu satirlari yazarken Flaman diyarinin bir kosesine pusmus bir kediymisim, sonra kedinin birden kacasi gelmis, baglanmamak adina yine "Yolculuk!" demis icindeki kedi ruh, ve gocmus kedi. O yol senin bu yol benim,yorulmadan, biraz huzunlu, biraz mutlu, biraz kizgin, yanlis anlamayin tum kizginligi kendine, enaniyetine, ve sevdiklerine karsi yapamadigi fedakarliklara....Bir sarkinin misralari var beynimin kivrimlari arasinda her bir kelimesini icime dogru soyluyorum,sessizce, dusuncelerim arasinda kalmis bir sarki bu....Bana bir hic ugruna biraktiklarimi hatirlatiyor, savasmaktansa kacmayi yegledigim hersey,herkes ve Istanbul'um...
Başka birşey
Yok elimde hafızamda
Düşünüyorum,
Ne kadar yer etmiş olabilir ?
İstiklal caddesi kadar...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Kaybolmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı efenim:)

Freilassing'de bir çeşme:)))

      Bu aralar Salzburg'la aramızı iyi tutmaya çalışmak için ekstra emek harcamama gerek kalmıyor,sağ olsun kendileri hayatıma renk katmak adına böyle küçük sürprizler sunuyor! Geçen hafta pazar sabahı için arkadaşlarla (ama biri ekti!!)bisiklet turu yapmaya karar vermiştik, hedef Almanya sınırını aşıp Freilassing'e gitmekti. Sabah 07.30 sularında henüz insanlar rüya alemlerinde tur atarken ben buluşma noktasına doğru yola koyuldum. Yolculuğumuz Itzling West'den başladı. Orman yolunu takip etmek ilk önce ürkütücü geliyor ama yola çıktığımda bunun ne kadar mantıksız bir endişe olduğunu farkettim,malum bütün millet ya ormanda koşu yapıyor ya da bizim gibi bisiklet turu (millet meğer ormana kaçmış,ne uyuması) Aile boyu tur yapanları seyretmek ayrı bir keyif. Minicik kız/erkek çocukları başlarında kasketleri henüz gelişmemiş eklemlerine ve yön kavramlarına rağmen büyük gayretlerle annelerini ve babalarını takip ediyorlardı. Bu sahneyi TR'de görmek çok zor,malum türk annelerinin over-protective olmas türk babalarınsa extra-patriarch olmasından  kaynaklanan hiç var olmamış ve olması düşük ihtimal olan bir tablodan bahsediyorum(Babamla bir kere yapmıştık bir bisiklet turu, hala hatırlarım o günü,babayla ilişkinin soğuk sulardan sıcak sulara transfer olduğu anlar hiç unutulmuyor, hele de bir Türk kadınıysanız) Biz türk milletinin çocuklara bir birey değil de hep ama hep bir yarı-insan gibi bakması, "büyüklere saygı, küçüklere sevgi" gibi batıl inançlarla bezenen hayatımız, sonuç: özgüveni sıfırın altında izleyen kocaman bir grup gençlik. Ordan duyuyorum, "Aman sende, ee bak Avrupa toplumu çöküyor,yozlaşma kol geziyor...aşırı güven mi ne me lazım" felan filan. Sanki aynı yozlaşmayı biz yaşamıyoruz, yine soruyor bizimki, "ee ama işte Mcdonaldizing of young generation..bıdı bıdı..ee bunlara ne diyorsun?" hep ithal konseptler/düşünceler suçlu,yoksa biz ak pak sütümsü bir toplumuz caaaaanım! Dayımın saçma sapan ama bir o kadar komikimsi tavrı şu olurdu böyle lafı uzatanlara, "Kes gırgırı, Ye bulguru"??!!(Peki zırvalayan kim?Ben mi yoksa O'mu??!!)

Freilassing, tahta oyma sanatında son nokta
   Hasılı, 9.30 gibi Freilassing'e vardık. Burası çok şirin bir yer, inanılmaz çilek tarlaları var şehrin göbeğinde. Biz vardığımızda uyanık olan bizler, ve kiliseyi ziyaret eden halk dışında kimsecikler yoktu sokaklarda. Sabah çanların değişik melodilerine eşlik eden kuşluk vakti esintisinin içimize işlemesi bütün yorgunluğumuzu alıp götürdü (Sshhh, aslına bakarsanız yorulmadık, ama o kadar yolu bisikletle gelmeyi beceremeyenlere hatta gözünde büyütenlere ayıp olmasın diyerekten). Merkez dedikleri bir cadde var, sizin cadde anlayışınızdan çok farklı sevgili seyirciler. Burada öyle Zara, Vera Moda, yok Esprit felan yok tabiki. Şehirin sokaklarında tur atıp,fotoğraf çekme ve bir dondurma seremonisinden sonra baktık epey vakit geçmiş, öğlen sıcağı bastırmadan memleketin yolunu tutalım. Bu defa Salzach'ın diğer kısmından gidelim dedik, ve az gittik uz gittik ama yol bitmek bilmedi.Ve orman yolundayız, çıkış yok! Sonra karşılarştığımız birine sorduk, sonuç: We were somewhere but where???!!! 
Bayadır lama görmemiştim yahu...
        Önümüze çıkan 4-5 kişiye nasıl Salzburg'a gidebiliriz diyoruz,herkes farklı bir yol anlatıyordu, sonra ormandan çıkışı bulduk ama ne fayda, yol bitti,her yer çimen!! Arkadaş, "geri dönelim" diye ısrar ediyor, bense keçi inadı, "hayır gidelim,bulcaz" diyorum. Sonra uzaktan bir köy gördük, o kadar muhteşem görünüyordu ki, hatta birbirimize espiri yapmaya başladık, "serap bu gerçek değil" felan diye. Köye varmadan yavruların annelerinden emmek için yarış halinde olduğu kocaman bir koyun sürüsünü izledik, romantik dakikalar yani:) Sonra bir de ne görelim biraz ilerde bir gölet,ördekler, nilüferler eh bir de bildiğimiz piknik masası felan vardı. Biraz dinlendikten sonra devam ettik, köy bizim TR'deki köylerden çok çok farklı,zaten burda zenginler köylerde yaşıyorlar. Köyde at çiftliği olan, atların engelli atlama yapması için özel bir alandan tutun lama çiftliğine kadar herşey vardı. Tabii benim dikkatimi çeken diğer bir ayrıntı, Almanya bayrağı, ve kafamda bir ampül: biz hala Almanya'dayız ve kim bilir nerde!!!
Artık bu işin keyfini sürmenin en iyi çare olduğuna karar verdik, köylere uğrayıp ordaki kedilere ineklere,atlara selam verdik bol bol. Yavaş yavaş ısınmakta olan Bavyera bölgesinde karlı Alp dağlarına yansıyan güneş ışınlarının yolumuz üzerindeki ağaçların yeşil yapraklarına bulanıp ebruli olmasının keyfini çıkarmaya başladık. Tabii bu sırada Almanya/Laufen'a varmak üzere olduğumuzu öğrendik, eh durumun vehameti apaçıktı artık derken, geldiğimiz orman yoluna çıktık, ve geldiğimiz yolu aynen geri döndük. Artık saat 15.00 gösteriyordu, ve biz tabana kuvvet modunda Freilassing'e geri dönüyorduk çünkü maalesef Salzburg'a geçmek için bundan başka çaremizin olmadığını öğrendik. Salzburg tabelasını geçerkenki halimiz görülmeye değerdi, çılgınca bağırıyorduk,"Yıhuuuuu,Oowuuuwwww,Salzbuuuurrrgggg,puhahahaawuahha!". Bir pazarı bu kadar yorucu ama bu kadar eğlenceli, ve inatçı geçirmemiştim bayadır, yorgun gönlüme iyi geldi, sizinkine de gelir diye inanıyorum o yüzden feci bir şekilde tavsiye edilir,"tadından öff beaa" diyorum, uzaklarımdaki sevdiklerime "burnumda tütüyorsunuz ya hele de buralarda sizler yanı başımda olmadan geziyorum ya" diyorum "aşk olsun bana" diyorum, olur mu hakkat,aşk olur mu????

  

27 Mayıs 2011 Cuma

"Kinder,Küche,Kirche" (3 K's) & "Barefoot and pregnant"

   
"Kadının belinden sopayı,karnından sıpayı eksik etmiceksin" diye günümüze kadar süregelen bir kaç kompleksli, küçükken büyük ihtimal fazlaca dayak yemiş,ezik büzük, Oedipus kompleksini aşamamış, cinsiyetinin 50%'sini kullanma yetene(ksizli)ğinin öcünü kadınlardan almak isteyen Erkek'imsi Ata'msıların bir akşam Anadolu'nun göbeğende 'Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar'ların kol gezdiği kahvehanede otururken, "Len oğlum Suphi, bugün bizim "Enternasyonal Bakkaliyesi'ndeki Çırak Miço'ya 'şöyle frenk işi le gazette ver bakim'dedim, bana, 'elimizde Dı Tayms var emmi,al işine gelirse'dedi bende aldım gavur icadı Dı Tayms'ı. Boş boş oturuyoz Suphi, malum medeniyetleşme sürecine uyum sağlamak ilazımmış, muhtar bugün duyuru yapıyordu, "Sayın halkım, her tarafımızı frenk medeniyetinin ılık güzel rüzgarı sarıyor, milletimiz için hayırlı uğurlu olsun,ama halkım, rüzgar bu geçip gider, aman ha başka diyarları aydınlatmaya gitmeden siz tutunun hangi değerine tutunacaksanız!". "Hasılı Suphican, Dı Tayms'ı başladım okumaya, tabi dilini anlamanın mümkünatı yok,netcez başladım başlıkları okumaya, en sevdiğim başlıkları söylim sana, 'Kinder,Küche,Kirche' haa bir de 'Barefoot and Pregnant'. Elin gavuru böyle diyorsa vardır bunda bir hayır, bizim avratlara hep eskiden bir sille yapıştırdık mı Kadı'ya gidip bizi cümle aleme irezil ediyorlardı,bak medeniyetin getirdiği yasalarmıyın neyim heç öyle 'karıya kötek attıng gel ben sana iki kötek atayım ölmüş anangı gör'demiye, hem artık dinci yobazların dediklerinin bir önemi kalmadı,demi len Suphi...Suphi len uyudung mu?...Len kalkta biz de böyle bir frenkimsi bir slogan bulalım,hadi len Suphi, hep atasözlerini elin herifleri mi bulcak len,postmodern darbe ediom len var mısın Suphican?!...Suphi dile gelir, "Walla ne diyem, Karının belinden sopayı,karnından sıpayı eksik etmeyecen, nasıl, baya baya medeni bir slogan oldu demi emmi?". Hikaye bu, gönderme yapmıyorum, aman ha hikaye bu sevgili Türk milleti!
        Asıl konuya dönelim, "Kinder, Küche,Kirche" (3 K's) aklıma nerden geldi? Geçen hafta Berchtesgaden'a gittim, burası Almanya'nın Baverya bölgesinde Nazi rejiminin önde gelenleri tarafından satın alınmış ve tabi ki özellikle Hitler'in özel olarak kullandığı bir bölge. Führer'ın burayı seçmesinin sebebi hikmeti yolda giderken bile anlaşılıyor, doğanın güzelliği insanı benliğinden ediyor. Köningssee gölünün manzarası, Alp dağlarının karlı tepeleri sizi hangi masalın içine sürüklemiyor ki. İşte Führer bu masallar arasında gezinirken sanırım "Mein Kampf"ı yazmış olduğu için bir kez daha egosunu kabartmıştır, ve dünyanın en kanlı ve acımasız savaşına ön ayak olmuşluğun avantajlarının listesini yapmıştır,nasıl bir paradoksdur algılayama çalışıyorum. Gezimizin ilk adımı Eva Braun ve nicelerinin kaldığı eski Berchtesgadener Hof Hotel'in yerine yapılan 2. Dünya savaşıyla ilgili resimlerin,bilgilerin ve kısa filmlerin sunulduğu müze, Haus der Berge. Burayı gezerken insan irkiliyor, fakat nedense müslüman beynim bana devamlı, "Ya filistin, Ya Gazze, Ya Afganistan,Ya Bosna" diyor da diyor...ama içime fısıldıyorum bu kelimlerimi, ne de olsa hala ve hala Barbar Osmanlı torunuyum, Muhammed'in (sav) bir parçasıyım (inşallah)...ve hala sekülerizm nedir bilimiyorum, bilmek istemiyorum belkide!
      Gezinin en can alıcı kısmı, Hitlerin 50. yaşgünü hediyesi "Kehlsteinhaus", nam-ı diğer "Eagle's Nest". Kehlstein dağının en tepesine yapılmış bir malikhane diyelim, peki nasıl çıkılıyor tepeye?İlk önce bir tünele giriyorsunuz, a bit creepy, sonra karşınıza bir asansör çıkıyor,yani dağın içinden asansör inşa etmişler!Eagle's Nest şuan bir restoran olarak kullanılıyor. Restoranı geçip dağın en tepe kısmına kendiniz tırmana biliyorsunuz, tırmanırken yanımdaki Polonyalı arkadaşım Kasia, "Adam insan öldürüyor, kanlı bir savaşa sebeb oluyor, biz de gelmiş onun eğlendiği mekanı ziyaret ediyoruz"dedi...Aslında ne demek istediğini anladım ama O bunları söylerken, cümlesi tamamlanana kadar kaç insanın canına kıyıldı bir yerlerde hem de bir hiç uğruna, ha pardon ideoloji...hmmm demokrasi...uğruna, ve Führer ne bir ilkti ne de bir son (bkz. Ortadoğu).
     Hala ben gelemedim değil mi şu başlığımın sebebi hikmetine, bu "3K's" hep Nazi rejiminin sloganlarından biri olarak insanlara lanse edilmektedir, ben de dolayısıyla uzun bir süre böyle inanmıştım, meğerse durum çokta öyle değilmiş. Bir, bu slogan daha çok İngiliz dünyası tarafından kullanılmış tarih boyunca, ikincisi, ingilizler sloganı Nazi rejimine yaftalamış, büyük ihtimal politik bir durum söz konusu. Ama ilginçtir slogan hep almanca karşımıza çıkıyor ve insanlar doğal olarak bunu zamanın güçlü rejiminin bir ürünü olarak algılıyor, ama discourse dediğimiz olay o kadar içimizdeki canavar ki araştırmadan kabulleniyoruz,yaftalıyoruz..felan filan. Haa "barefoot and pregnant", işte yine bir nam-ı diğer frenk ürünü, her ne kadar 20. yüzyılın başında ilk olarak kullanılmış olsa da daha çok 1940'larda ün kazanıyor kendileri.

    "Yaaa Suphican, len oğlum, Dı Tayms'ı okurkene farkettim, len neden bizim bu yörelerden böyle Lenin, Mussolini, Stalin,ya da Hitler gibi delikanlılar çıkmıyor da şöyle esip geçmiyor, soykırım yapmıyor len. Suphi neden muhtar bize frenk rüzgarı güzeldir deyip duruyor len,bunlar hep vahşet estiriyor. Suphi şu öğretmen Hasan'dan bir sözlük alda bakalım medeniyetin asıl anlamı neymiş". 
 
    Suphi'yle Süleyman emmi sözlük avına çıkadursun biz de anlatıklarımızın fotoğraflarına şöyle bir göz atalım:)

Her ne kadar savaşla ilgili sözde gerçekleri gözler önüne serme teşebbüsü var gibi dursa da, Hitler'e ve oluşturduğu sisteme karşı sanki dolaylı bir "nostalji" havası sezdim...
  
  


Kehlstein'daki tünelin girişi

Kehlstein'da tünelden sonra karşımıza çıkan asansör

Kehlstein manzarası ve Alpler...

Kehlstein'ın zirvesi, ooww bulutlara dokunduk bulutlara dokunduk:)

Kehlstein'daki restoranının yukarıdan manzarası...

Hamiş:  TR'deki arkadaşlarıma 27 Mayıs Darbe'mizin 41inci yılını kutlar,ooh oh kırkbir kere maşallah ne mutlu İhtilal Zihniyet(sizliğ)inin slow motion böyle sindir sindire çökmesine şahit olan 21. yüzyıl gençliğine diyorum. Ne Mutlu...ıghhh...Ne Mutlu...neydi aga yaa? Hah, "Ne Mutlu gencim,güzelim,Kibariye'yim,Güllü'yüm, Berfin'im,Hacı Mahmo'yum, Dimitri'yim...ve niceleriyim diyene!!!!!!!!"    

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Sıla-i Rahim

Bayadır out of sight takıldım, malumunuz bir memleket ziyareti gerekti ki bu ziyaretin içeriği düğün dernek meseleriydi. Bir kez daha anladım,sağ olsunlar, bir kez daha bu uzaktan gayet şen şakrak görünen manzaraların içerisinde masum gibi görünen ne komploların, ne dedikoduların, ve ne vıdı vıdıların döndüğüne şahit oldum. Unutmamak gerekir ki bunların nerdeyse büyük bir kısmı kadınların ürünü, maalesef, ne çok seviyoruz herşeyi zorlaştırmayı. Yok bu şunu dedi, yok o bunu dedi'lere ne kadar çok yol veriyoruz, bir feminist'imsi olarak cinsiyetime karşı cephe üstüne cephe almalara kadar gidiyordu ki nişan törenimiz mutlu mesut başlayıp sona erdi. Bu tarz geleneksel törenlerin en sevdiğim yanından bahsedeyim size, bizim gibi uzakların adamları için çok pratikleştiriyor hayatı. Uzun zamandır göremediğiniz ve görmek için zaman ayırıp ziyaret etmeniz gereken kim varsa hepsini aynı anda görüp hal hatır sorabiliyorsunuz. Ama en eğlenceli kısmı, erkek ve kız kardeşimle bütün masaları teker teker dolaşıp, "İyi akşamlar, afiyet olsun, eğleniyor musunuz?" ya da "Hoş geldiniz,nasılsınız?"deyip, masalardan ayrılırken birbirimize bakıp surat yapmalar,malum gülümsemekten hepimiz kurbağa dönmüştük.Hayal edin, evet evet hayal edin lütfen, iki yüzü aşkın katılımcının bulunduğu bir salondasınız, bildiğiniz amcalar teyzelerden ziyade öğretim üyeleri, milletvekili, ve iş adamı dernekleri başkanları var. Hareketleriniz otuzbeşbin defa kontrolden geçmeli, ama işte biz kardeşler olarak çatlağın önde gidenleri olunca aynen şu şekil bir sahneyi kameramız zoomluyor: (Masalara yaklaşan üç "gelin kız" kardeşleri, ağızları slow motion kurbağa ağzı gibi yayılıyor, yaklaşır yaklaşmaz içlerinden), "hadi lan ordann wraakkkkk" ama bu dışarıya "nasılsınız" diye çıkıyor, (masadan uzaklaşırken kamera yüz ifadeleri zoomluyor), birbirimize sırıtıyoruz,"ağzımız yoruldu lan" kelimelerini çaktırmadan havalandırıyoruz birbirimizin kulağına, hele de masa da biri yanlış bir şey sorduysa ya da saçma bir ifade kullandıysa (ki genelde o tarz seremonilerde insanlar en garip tavırlarını takınıyor),diğer masaya ulaşana kadar birbirimizin yüzüne bakıp, "Bunun sonra dalgasını geçeriz" anlamında göz kırpmalarımızı paylaşıyoruz. Efendim, yine bu tarz seremonilerin diğer bir avantajı, biz ailecek "göçmenus" türlerinden evrimleştiğimiz için her birimiz uzak uzak diyarlarda yaşamlarımızı sürüyoruz. Ankara'dan on yıldan fazladır gelmeyen dayım, ve yine yıllardır görmediğim İzmir'deki teyzem geldi, iyi de oldu nerdeyse yüzlerini unutacaktım. Onların sayesinde ben yıllardır gezmediğim Gaziantep'imi gezmiş oldum, tekrardan bir Bakırcılar Çarşısı, Almacı Pazarı, Bedesten, Hacı Nacar gibi tarihi camileri ziyaret ettim ve tabi İmam Çağdaş'da güzel bir patlıcan kebabının "anasını ağlattım" (Babamın yemek yemek için kullandığı garip bir metafor:). Şimdi efenim madem böyle ballandıra ballandıra bahsettik, bir kaç resimle kafanızda somutlaştıralım değil mi yani...

Bu maket uçaklara bayıldım...

Meşhuuuuur Truva & Harry Potter yemenicisiymişşşş

efenim,bizim "sucuk" larımız,atomic power!


Bakırcılar Çarşısında böyle antikacılar bizi şöyle bir bilmediğimiz geçmişe götürüyor

27 Nisan 2011 Çarşamba

Ah Marnim Khalasim....Ah Minel Aşk...

     Yağmur damlaları kadar seviyorum seni, her birini tespih çeker gibi avucumda biriktiriyorum ve birer birer dudağıma götürüyorum bu uzak ülkenin yağmur damlalarını. Sonra kulaklarına seni fısıldıyorum. Parmaklarımın uçlarıyla damlalarla çatlamış dudaklarımı ıslatıyorum, böylece seni derimden kanıma, damarlarıma sonra yüreğime gönderiyorum. İçimde gezinmene izin veriyorum, etimin altında senden kalan yaralar var, onları gör istiyorum, onlara dokun istiyorum. Olur ya, belki iyileşirler…

Bazı yağmur damlalarıyla avucumda bir gölet oluşturuyorum, yine seni fısıldıyorum. Sana hazırlıksız yakalanmamdan yakınıyorum, beklenmedik sevgi tozunu bana savuruşunu sonra beni çırıl çıplak bir yolun ortasında bırakışını anlatıyorum. Beni bağrına basmasını beklediğim o güzelim şehrin kim bilir kaç delikanlının aşkını haykırdığı, o kaç atlının aşkı uğruna hançerlendiği ve belki de kaç kızoğlankızın masumiyetini yitirdiği o sokakta beni bıraktığını anlatıyorum. Anlatıyorum çünkü ben, sen arkanı dönüp giderken canımın yarısını bıraktım son bakışına, sevgim parmaklarımın arasından süzülüp o özlenesi şehrin toprağına karıştı. Sen giderken ben ağlamadım, ağlayamazdım. Sadece her gece O’na yalvardım yollasın bu gözyaşıyla ıslanmayan yanaklara yağmurunu diye. Benim gözyaşım günahkârdı oysa yağmur rahmetti, umuttu, yeniden doğuştu. Dualarım kabul görmüş, meleklerini göndermişti Ya Mucib. Her biri penceresinden Rabbinin elçilerini seyreden bu kızı selamlıyor, koyunlarında sakladıkları katre-i rahmete son kez görevlerini hatırlatıp onları toprak taneleriyle buluşturuyordu. Her biri ardında bıraktıkları damlalara yine son bir kez bakıyorlar, sonra hızla kanatlarını çırpıp bir sonraki buluşmanın heyecanına uçuyorlardı. İşte seni bu geceler daha çok sevdim ve işte bu geceler yüzümü karanlık göğe kaldırıp yanaklarımdan süzülen yağmur damlaları arasından günahkâr benliğimi de bıraktım, böylece rahmete karışan zillet yok olup gitti. 
    Canımın yarısını özlerken nefsimi törpüledim, her gün kanattım, yaraladım enaniyetimi. İnledim çoğu gece, sesimi duymuş olabilir misin? Duyamazsın. Sen arkanı dönerken benim senin için var olabilme ihtimalini bile yok ettin, sen arkanı dönüp giderken… Öyle işte. Eğer duymuş olsaydın dayanamazdın geri verirdin götürdüğün canımın yarısını, en azından onu verip giderdin o buzlu şehrin duvarları ardına.
..... Sevmiştim yine seni ve hala seviyorum. Neden sevilirsin ki? Neden sever ki bu esmer kız seni. Senin gibi buzdan duvarları ardına saklanıp bazen güneşin tenini kızartmasını seven bu garip çocuk neden sevilir ki…

22 Nisan 2011 Cuma

Ben Müezza, ya siz?

20 Nisan'da Kutlu Doğum Partimiz
   Merhaba, benim adım Müezza,sizinle tanışmış olma ihtimalimiz çok düşük diye inanıyorum,ne de olsa bir sokak kedisiyim. Binlerce kediden sadece bir taneyim. Bana nankör diyorlar. Hatta nankörlük sıfatını taşıyanları benimle bağdaştırıyorlar ya, çok kızıyorum bunu yapan "insan" yaratıklarına. Tek suçum yaratılanı sevmek Yaradan'dan ötürü, sahibim kim unutmuyorum hiç! Dedim ya, ne de olsa bir sokak kedisiyim bir farkla, kaderim bir sokak kedisi olarak sürmedi. Çünkü bu nacizane gözler O'nu gördü, sizin sevmekle övündüğünüz ama gerçekten ne kadar sevdiğinizden şüphe ettiğim Resulu Ekrem (sav). Ondört asır önce Mekke sokaklarının kavurucu sıcaklarından dolayı saklanacak delik ararken nur yüzlü biri gözüme çarptı. Bu insan yığınları arasında zayıf olan görme yetimi zorlayarak onu izledim. Ağır adımlarla ilerliyordu, etrafındakiler ağzından çıkan her bir kelimeyi hafızalarına kazıma adına birbirleriyle yarışıyorlardı sanki. Ay gibi parlak omuzlarına düşen simsiyah saçlar ılık rüzgarın etkisiyle dalgalanıyordu. İnsanlar normalde ilgimi çekmezdi, ki onlarda benimle hiç ilgilenmezdi. Kedi beynimdeki insanlarla ilgili genel profilim şu sahneden ibaretti,"Pissssttt defol nankör kedi" diyen ve ardından acımadan tekmeyi basan "insan". Başımı okşayıp beni doyuran yok değildi, ama nadiren. Hasılı, o gün farklıydı, O farklıydı. Onca ilginin, onca sorunun havada uçuştuğu bir anda o simsiyah gözler beni gördü. Minicik kedi kalbim duracak sandım, "Ya Rahimmmm" diye çığlık atıp kaçtım,hemen ordaki bir evin bahçe duvarının dibine gizlendim. Ürkmüş olmama üzülmüş olmalı ki, o iki Cihan Serveri'nin beni arayan sözlerini işittim. Yeniden kaçmak mı? Kedi yüreğime bir serinlik gelmişti, kalakaldım o duvar dibinde,sonra yalvarmaya başladım içimden, "Ya Hayy, Ya Vedüd...beni ona emanet et, bedenim sokakların eskimiş taşları kadar eskimeye yüz tuttu, kedi ruhum onun gönül bahçesine yerleşmeyi yeğler". Ve işte bir sokak kedisinin bile duasına icabet eden Ya Mucib! Ne güzel gündü o gün, ne güzel bir andı o kollar arasında Mekke sokaklarında Habib'inin mübarek hanesine teşrif etmek!Bir anımı paylaşmak isterim sizinle, bir gün O'nun giysisinin üstünde uyuya kalmıştım, onun yanında olmak benim için büyük lütuftu ve onunla her anı paylaşmalıydım. Uyuya kalmak mı?İşte aşılmaz bir kedi hastalığı, ne severiz oraya buraya yumulmayı, yaratılış efendim yaratılış!Neyse uyuya kaldık, Resul kalkmak ister ama uyku bir tatlıdır onun yanında,inat edip kılımı bile kıpırdatmadım ayıptır söylemesi. Şefkat ve merhamet sultanı beni rahatsız etmemek için kıyafetinin kedi bedenimin kapladığı kısmını kesip işine koyulmak için kalkıp gitti. Gül kokusunu neyseki bırakıp gitmişti,sonra bir gün sadece gül kokusu kaldı ya neyse....haa bir de onun bizlerin ticari alım satımlarımızı yasaklatması! Şimdi akrabalarımı Petshop'larda sergileyip satıyorlarmış, bir de "hayvanseverler" diye kendilerini özellikle adlandıran gruplar/insanlar varmış. Garipsiyorum, ama ne de olsa ben bir kediyim,hatta sokak kedisi!....Tekrar hatırlatayım, ben Müezza, Habib'in gönül bahçesinde bir sokak kedisi(idim), peki ya siz? ..........Doğum günün kutlu olsun Ya Resulullah....



Hz. Peygamber'in ayak izlerinin etrafına dizilmiş mumlar gecemizi dualarımız öyle bir aydınlattı ki...

17 Nisan 2011 Pazar

"Wisdom" he said.....

"Wisdom" dediğinde ilk etapta algılayamadım, sonra yavaş yavaş ses molekülleri orta kulağımda çınlamaya başladı, "tiingggg tinnggg bu iyi bişiiiiiiiinngggg".... Geçenlerde belirtmiştim konferans var diye, ve işte dün sabah 10.30 sularında kendileri gerçekleşti.Yaşlı başlı kelli felli adamlar arasında, heyecandan elleri titreyen, titrek sesiyle, "Nomadity and the "Avant garde" diyen genç bir kadın vardı. Başarılı bir sunum değildi, kesinlikle değildi, 25 dakikayı aşmam dediğim sunumum maalesef sürekli, "Ok, I'll skip this part" ile baya hırpalandı,caaanım paper'ım neydin ne oldun:( tabi sunum bittiğinde herkesin suratındaki ifadeden kafalarının karıştığını anlamıştım ama honestly bunun aslıca sebebinin konunun havada kalmış olmasından ziyade felsefik,politik, teorik sömürgeci edebiyat incelemem oldu diye varsayıyorum. Konferans her ne kadar English Studies adı altında yapılmış olsa da highly dilbilimi üzerineydi. Bizim TR'de bildiğin eğitim fakültelerin yaptığı konferanslar gibiydi. Akademik camiadan intelijans tabaka dediğimiz dalkavuk takım baş rolleri oynuyordu ammaaa bence yine de bir şeyler eksikti yenilik adına. Ben ne de olsa FreshWoman'dım,eleştirmek benim neyime, Ahh Dostlar!

Nelerden bahsetmedim ki? Sömürgeci edebiyatın İngiliz edebiyatına neden dahil edilmediğini sorguluyordum, Benedict Anderson'un "imagined communities" teorisine, Homi Bhabha'nın "unhomeless"ına, Spivak'ın "strategic essentialism'ine ve tabi ki Hannah Arendt'ın "refugee"sine göndermeler yapıyordum. Ana dil'i kim nerden uydurmuş? Milli Edebiyat var mı? diyordum. Zaten sunumlar yapıldıkça benim proposal'ın kabul edilmiş olmasına bir türlü anlam veremiyordum. Benim konum çokta kontekse uygun değildi ama "kısmet" diyor ya bazı Ata'lar ve onların çocukları. Sunum sonunda sorular soruldu. Sanırım misyonerliğe göndermeler yapmam ortamı biraz gerginleştirdi, ama realities are painful,are not they??Hasılı sunumlar bitmişti,bir tanesi dışında. Kahve molasına çıkmak üzereyken adamın biri yanıma yaklaştı ve günümü aydınlatacak tek bir kelime dudaklarından döküldü, sessizce, "Wisdom" dedi. "Really,was it?" diyebildim sadece, sonra "Avant Garde" ve "Nomad" konseptlerini ele alışımı beğendiğini söyledi. Tabii ben kendimi yine de umutsuz vaka olarak görmeye devam ettim, özellikle konferansın yaşlı kurdu Prof. Klein'ın yanıma gelip, "English never faced almost an extinction"dediğinde, "I read it from...." diye cevap vermem üzerine, "You should read a lot" demesi başka bir hayal kırıklığı oldu diye içimden geçiriyordum ki, son oturuma katılmak için toplantı salonunda yerimizi aldık. Son oturum sadece bir kişiye aitti, ve işte yanıma gelip bana o umut dalgalarını beynime yolcu eden adamdı bu, Mr. Wisdom! Meğer önemli bir araştırmacıymış, ve beni eleştiren yaşlı kurt Herr Klein onu tanıtmaya başladı. Mr. Wisdom konferansın en önemli English Studies uzmanıydı. Bu mudur yani?Değil tabii ki, uzun bir tanıtmadan sonra konuşmaya başlayan Prof. Malcolm konuşma boyunca bana dönerek konuşmamdaki "nomadity" ve "avant garde" kelimelerine, sömürgeci edebiyatına bana selam çakarak refer etti her daim:)))Sunumdan sonra yanına gittim, bana "You have inspired me" gibisinden bir şeyler söyledi. Belki çokta önemli değildi, ama insan öyle bir ortamda ufak tefek övgüleri kafasında o kadar büyütebiliyor ki, dünden beri "Yapma Zoraida kız, bak enaniyet yapma, o kadar iyi değildin,kabul et" diyorum kendi kendime ama işte beşeriz en nihayetinde,nefis ipin ucunu kaçırmak için bahaneler arıyor her daim. Neyseki şuan konferansı atlattık, sıradakilere "Merhaba" deme vakti...ahhh yok, bir ihtimalle gideceğim yarı-anavatanım Belçika'ya ondan sonra da Şehr-i İstanbul'uma özel bir seremoniye katılmak için "Merhaba" deme vakti...Konferanslar mı??!! Kim dedi?Ne dedi?Ben hatırlamıyorum öyle bir şey???!!!   

PS: Bu arada dün "Adam" adında bir film seyrettim, Asperger Syndrome'u olan genç bir adamın öyküsü. Bu hastalığı olanların insanlarla bire bir ilişkilerde yaşadıkları ciddi sorunları filmde o kadar güzel işlemiş ki yönetmen. Ve Aşk.....Ve Ayrılık....diyorum. Strongly recommended!

8 Nisan 2011 Cuma

Bavyera'da Çay Molası

Önümüzdeki hafta "Transfer in English Studies" adlı bir konferansta sunumum var,peki ben hazır mıyım?Nerde, içime cin kaçtı,rüyama bile girdi. Cinimin adı: Cincoy:)Onun yüzünden bugün acaba konferansa yakın hasta olsam, ya da yoruma açık olacak türden bir mail atsam diye kafamda kurgular geziniyor,mesela,"Frau ya da Herr bilmem ne, hayati bir mesele yüzünden konferansa katılamıyorum,beni bağışlayınız efenim". Ama işte sorumluluk duygusu yok mu! Cincoy bile laf geçiremiyorsa ben napayım.Neyse Cincoy'un başka etkilerinden bahsedeyim, şimdi dün sözde ders çalışmak için okula Romanistik kütüphanesine takıldım,hee yalan olmasın direk ayaklarım kütüphaneye gitmedi tabi. Cincoy, "Zoraida, kuzum senin bir cappuccino'yu es geçmemem lazım,geçersen alimallah çarpılırsın,yani malum Cincoy'uz şunun şurasında çarparım" diye içime doğru fısıldadı. Ah güneşin aydınlığıyla birlikte içimi ısıtan o sıcacık rüzgar var ya, yok mu o,"Var git" dedim kendime ve gittim sayın okuyucular. Cezayir asıllı Fransız arkadaşım Rachida, Susan bir de İspanyol başka bir doktoralı arkadaşla birlikte kahveleri alıp çimlere doğru yol aldık. Cincoy tabii yaşasınlar, ve tebriklerle hipotalamusumda bayram seyran yapıyordu, hey gidi Cincoy!Bugün değişen bir şey yoktu,ne yaptık peki Cincoy,söyle bakalım,yoo lütfen sen anlat okuyucalarımıza!!
Neyse, bugün de Almanya'nın Bavyera bölgesindeki bir köye gittik,Siegsdorf. Rachida, ve Polonyalı arkadaşım Kasia'yla birlikte Nadine'nin "Tea Time"ına katıldık. Ortam mükemmeldi, ırkçılık en önemli konularımızdan biriydi, malum ortam çok kültürlü bir ortam olunca, ve tabii ortamda ki herkesin bir şekilde ırkçılığa maruz kalmış olması konumuza ekstra zenginlik kattı. Eh ayıp olmasın diye türbana ve natürlich İslam'a yapılan aşırı diskriminatif tepkilerden bahsetmezsek konu eksik olur dedik ve saatlerce felsefik, sosyolojik,politik irdelemelerde bulunduk.Hasılı, günümü sizin gözünüzde daha da somutlaştırmak adına fotoğraf çekmeyi de eksik etmedim. Buyrun:)



Siegsdorf

Nadine'nin kedisi "Julien"

Harry diğer bir kedi,yürüyüş boyunca bizi takip etti,çok şeker değil mi?


Hmm,arkadaşın evinin iç dizaynı çok şekerdi,bir kaç kareyi sizinle paylaşmak adına...
Kütüphanenin sadece bir kısmı!

Cadı fanı olduğu için tavan cadı kuklalarla süslenmiş.
Hmm, başka başka neler vardı derseniz...
Şimdi bu saksıdaki toprak değil, Oreo Cookie Cream("cream" saksının içinde saklı:)

...ve tabii Easter Eggs, köydeki evlerin çoğunun kapısı böyle süslüydü.
İşte böyle sevgili dostlar, Cincoy'la ben huzurlarınızdan çekiliyoruz şimdilik. Geçen ki Brunch'tan sonra ikinci bir buluşmaya daha pazar günü imza atıcaz inşallah, bu defa Çay Partisi! Müsait olan buyursun gelsin:)